16 Ocak 2018 Salı
Anasayfa > SİYASET > 1 KASIM SEÇİMLERİNİN PSİKOLOJİK ANALİZİ

1 KASIM SEÇİMLERİNİN PSİKOLOJİK ANALİZİ

08.11.2015 09:32 12 14 16 18 yazdır
1 Kasım'da AKP'nin % 49 oy oranına ulaşmasında hangi faktörler etkili oldu? İşte Dr. Ahmet Koyuncu'nun kaleminden 1 Kasım seçimlerinin Psikolojik analizi...
1 KASIM SEÇİMLERİNİN PSİKOLOJİK ANALİZİ

-          RTE TÜRK DEMOKRASİSİNDE BİR NEDEN DEĞİL, BİR SONUÇTUR

-          BU ÜLKEDEKİ DEMOKRASİ, ALFA ERKEK DEMOKRASİSİ?

-          YANDAŞLIK TİPİK BİR ŞEMPANZE DAVRANIŞIDIR?

-          KOHLBERG' E GÖRE 1 KASIM YORUMU?

 

Dr. Ahmet Koyuncu 6 bilimsel kitabı, 1 romanı olan, SOSYAL FOBİ adlı hastalıkla yaptığı çalışmalarla dünyada adını duyurmuş olan bir bilim adamıdır. Kendisi hem 28 Şubat'çılar,  hem de günümüzde AKP iktidarı tarafından cezalandırılmış bir kişidir. Bu yıl içerisinde ''RTE Türkiye'nin ortalamasıdır. RTE Türkiye'dir'' adlı bilimsel yazısı sebebi ile para cezasına çarptırılmıştır. Kendisi dünya çapında tanınan bir doktor olmasına rağmen, mütevazi kliniğinde, gösterişten uzak bir hizmet vermektedir.

Kendisinin 1 Kasım seçimleri ile ilgili bize ulaştırdığı analizi olduğu gibi aktarıyoruz.

RTE TÜRK DEMOKRASİSİ'NDE BİR NEDEN DEĞİL, BİR SONUÇTUR

Bilimsel bir bakış açısı ile; ülkemizdeki demokrasi için ALFA ERKEK DEMOKRASİSİ demek yanlış olmaz? Çünkü primat topluluklarında geçerli olan kuralları, ülkemizde en başarılı uygulayanların ticarette para kazandığı, televizyonda reyting aldığı, siyasette ise oy aldığı bir gerçektir. İşte bu başarı için sihirli bir üçlemenin bir araya gelmesi gereklidir. Sonrasında ise başarı kaçınılmaz? Bu üçleme şudur:

Makyavelizm + İlişkisel (Ya Da Sözel)  Saldırganlık + Narsisizm

Makyavelist kişilik özellikleri neydi? Başkalarının önüne geçerek, kendi ihtiyaçlarını meşrulaştırarak kendine hizmet eden, bu amaçlara ulaşmak için manipülasyon ve hile kullanan, geleneksel ahlak ve etik değerlerle ilgili endişe eksikliği? ( Cristie and Geis, 1970). Makyavelist davranışların puan yüksekliği ölçülürken, hilekarlık, manipülatiflik, vicdansızlık (amaca ulaşmak için her yolu denemek) gibi özelliklere yer verilmiştir.

İLİŞKİSEL SALDIRGANLIK?  Diğer insanların sosyal dünyalarını ve ilişkilerini manipüle etme şeklinde uygulanır. Bu saldırganlık türünün popülariteye ulaşmada ve sürdürmede bu etkili olduğu ifade edilmektedir. Kalabalığı etkileyerek, manipüle ederek ya da sosyal statüsünü tehdit edenleri dışarıda tutarak, diğerlerini dışlayarak baskınlığını sürdürürler ve bir yandan kendisini gizlerken, diğer yandan zarar verme stratejisini uygularlar ( Rose ve ark. 2004). Gerçekte ilişkisel saldırganlık, aynı zamanda Makyavelist gücü denemek için ideal bir metoddur.

Son 50 yıl içerisinde, ilişkisel saldırganlığı kullanan Makyavelist kişilik özelliklerine sahip insanların davranışlarının yazılı ve görsel medyada yayınlanması, hatta bu davranışların LİDER KARİZMASI gibi sözcüklerle masumlaştırılması artmıştır ve bu durum çok tehlikelidir. Erişkinlerde yapılan bir çalışmada medyada yayınlanan bir saldırganlık türünün diğer saldırganlık türlerini de etkileyebildiği gösterilmiştir(Coyne ve ark. 2008). Bunlara dayanarak, bu gün Türkiye'de artmış olan hoşgörüsüzlük ve şiddet ortamında, bu alfa karakterli LİDERLERİN katkısının çok önemli olduğunu önemli bir gerçektir. 

Bilimsel olarak değerlendirildiğinde, bir primat olan insanlarda, baskınlık ve güç önemlidir. Sosyal baskınlık teorisine göre; sosyal baskınlık durumu, kaynakların kontrolünün bir sonucudur ya da kaynağı ele geçiren baskınlığı da ele geçirir. Yani kaynakları ele geçirenler başkalarının hayatlarını da denetim altına alırlar. Primatlarda kaynakları ele geçirmek için 2 yol kullanılır:

1) Olumlu Sosyal Stratejiler: İşbirliği, saygı, karşılıklılık, paylaşım, yardım etme, arkadaşlık gibi pozitif ittifak kurma, eşitlik ve ADALET gibi sosyal davranışları içerir. Kaynak kontrolü dolaylı, uzun vadede, olumlu grup saygısı kazanılarak olur. Eşit olanlar arasında birinci gelenlerden yöneticiler ve hakemler seçilir. Modern toplumlarda bu hakemlik görevini, ADLİ sistem üstlenmiştir. Bu kaynak kontrol biçiminde HUKUK, BÜTÜN GÜÇLERİN ÜSTÜNDEDİR ve TARAFSIZDIR.

2) Coersive (Zorlayıcı) Stratejiler: Tehdit, hakaret, hile, saldırmak, yıldırmak, ZORBALIK vb. gibi sosyal yaklaşımlarla kaynaklara direkt olarak el koymayı içerir. Kısa vadede güçlü olanlar kaynaklara zorbalıkla el koyarlar. Bu sistemde güç ve baskınlık önemlidir. Coersive (zorlayıcı) kaynak kontrolünde ise; GÜÇ, HUKUKUN ÜSTÜNDEDİR. Hatta polis ''güçlünün polisi'', asker ''güçlünün askeri'', devlet imkanları ''güçlünün imkanları'', hukuk ise ''güçlünün hukuku'' haline gelir.( Hawley ve ark. 2008; De Waal, 2006)

Türkiye gerçeğinde de, ne yazık ki Makyavelist + Narsistik + İlişkisel ya da sözel saldırganlığı kombine uygulayabilen ALFA ERKEKLERİ bir lider karizmasında görülmektedir. Uzun yıllardır Türkiye'de ki zorbalık (coersive) ortamında ilişkileri ve iktidarı güç belirlemekte, güçlünün karşısında ise ancak Sn. Aziz Yıldırım ve Sn. Mustafa Sarıgül, Sn. Doğu Perinçek, Sn. Aydın Doğan gibi ALFA ÖZELLİKLER GÖSTEREN liderler karşı durabilmektedirler. Yani Alfa'ya, ancak başka Alfa'lar karşı koyabilmektedir. Buradaki en büyük sıkıntı ise yeni gelen Alfa'nın, eskileri aratması olabilir. 

Bahsettiğim gibi; baskınlığın önemli olduğu zorbalık toplumlarında alfa erkeklerinin yükselmesi kaçınılmazdır. Bu zenginleşen ve şişen alfa erkekleri her sektörde vardır. Ama bu MAKYAVELLİ PRENSLERİ zenginleşmekle yetinmezler. Bir de zenginliğini gösterecek yerler ararlar. İşte bu alanlar ise SİYASET ve FUTBOLDUR. Bu gün Türkiye'nin en göze çarpan alfa erkekleri hem siyaset de, hem futbolda boy göstermektedirler.

Güç ve iktidar öyle bir şeydir ki; bir insanın milyonlarca yılda aldığı insanlaşma yolunu bir anda yok edebilecek bir canavardır. O gücü hisseden kişi, artık bir insan değildir. Hatta o gücü kaybetmemek için her şeyi yapmaya hazır bir canlıya dönüştüğünün farkında bile değildir. İşte bu süreç hiyerarşiyi oluşturur ve insan ise o hiyerarşide yerini alır (alfa, beta, gama vb). Bu ortamda alfa karakterli erkek ve dişiler bir süre sonra sivrilerek zirveye doğru çıkarlar. Çünkü elinin içinde yakaladığı güç, yaşamı pahasına bırakılmayacak bir gerçektir.

Sonra güçlendikçe, kişinin narsisizmi beslenir ve balonlaşır. Diğer insanları daha aşağı bir varlık, hatta bir böcek olarak görmeye başlar. Artık etik değerlere ihtiyacı yoktur. Çünkü güçlünün gücü vardır. O gücü artırmak ve korumak için ise her yol mubahtır. Balonlaşmış narsisizmin etkisi altında kendisini her değere layık görür. İnsanları kullanabilir ve sömürebilir. Hatta bombalı toplu katliamları bile normal görür. İktidarı için, bunda hiçbir sakınca yoktur. Ama güçle geldiği yerden, sonunda başka bir güçle düşürülürler.

                YANDAŞLIK BİR ŞEMPANZE DAVRANIŞIDIR

De Waal'a göre; Gombe şempanzeleri de, tıpkı insanlar gibi Makyavelist davranırlar. Akrabalarını ve dostlarını kayırırlar. Kaynakları öncelikle aile üyeleri, destekçileriyle paylaşırlar. Kurdukları koalisyon ağının gücü rakiplerini yatıştırır ve düzen devam eder. Boyut olarak küçük olan erkeklerin ise işi zordur. Alfa erkeğine ne kadar çok tımar uygularsa (yani ne kadar çok bitini temizlerse), besin sofrasından, dişilerden ve iktidarın imkanlarından o kadar çok pay alırlar. İnsan primatlarda da güçlü erkeğin yanında durmak, desteklemek, onun toplumsal algısının ve kahramanlık görüntülerinin, yani LİDER karizmasının pekiştirilmesinde yardımcı olmak, bazı mevkileri ve imtiyazları elde etmek için çok kullanılan bir yöntemdir. Bazı ülkelerde, hatta ülkemizde bu davranışa, medya diliyle YANDAŞLIK adı verilir.

Aslında YANDAŞLIK, TİPİK BİR ŞEMPANZE DAVRANIŞIDIR. Zorba toplumlarda ise şempanzeleşen insanın davranışıdır. Şempanze topluluğunda alfa erkeğinin bitini temizlemek; temizleyen şempanzeye bazı avantajlar sağlar. Yani açık bir ifade ile bir alfa şempanzenin bitini ne kadar çok temizlerse, o da temizleyene statü ve dişiler sağlar. Bu hizmeti karşılığında, adeta '' Yürü ya kulum?'' der.  İnsanlarda da güçlü alfa erkeğine yakın olmak da, o kişiye bazı avantalar sağlar. İnsanlarda da yandaşlar için '' Yürü ya kulum''  geçerlidir. Torpille gelinmiş makamlar, hediye edilmiş ihaleler, bazı vergi avantajları vb? O alfaya biat edip, bitini temizledikleri sürece zenginleşmeye devam ederler.  Sonra kişiler o mevkiyi kaybetmemek için, o liderin yılmaz savaşçısı haline dönüşebilirler. O mevkii liyakat ile gelinen bir mevki olmadığından, tepedeki alfa erkeği giderse, o mevki de gider.

Peki kimler yandaş özelliklere sahiptir? Bunu görmek için uzaklara bakmaya gerek yoktur. Türkiye'de rastgele bir il ya da ilçe belediyesine girin? Siyasi görüş ayırt etmeksizin,  o belediyenin kazanan siyasi partinin çöplüğü olduğunu göreceksiniz. Ne yazık ki, Türkiye'de ki neredeyse tüm siyasi partilerde şempanze açgözlülüğüne sahip, particilik yaparak cebini dolduran, yakınlarını o belediyeye dolduran yandaşları mutlaka göreceksinizdir.    

            PEKİ TÜRK TOPLUMUNUN AHLAKİ GELİŞİMİ?

Kohlberg ahlak gelişimi üzerine model geliştirmiş olan bir bilim adamıdır. Bu günlerde Türk toplumunu anlamak için, Kohlberg' i iyi anlamak gerektiğine inanıyorum. Bilindiği gibi çağlar boyunca ahlak ve din kavramları iç içe geçmiş kavramlardı. Modernleşme ile birlikte önce din ile bilim, ardından din ile devlet yönetimi, en son olarak, günümüzde din ile ahlak da birbirinden ayrılmış ve bir seküler ahlak tanımları oluşturulmuştur. 

Bu gün ülkemizde Başbakanlık döneminde Sn. Recep Tayyip Erdoğan ve bazı AKP' liler hakkında birçok yolsuzluk iddiaları olmasına rağmen, muhafazakar yaşam tarzı olan insanların önemli bir kısmı, yine oy tercihlerini bu partiden yana kullanmışlardır. Alnı secdeye değen ve ''Allah korkusu olan'' bu insanlar, bu kadar çok yolsuzluk iddialarına neden kayıtsız kalmışlardır? AKP' yi eleştirirken, 30 Mart 2014 seçimlerinde  '' Sn. Mustafa Sarıgül'' gibi hakkında yolsuzluk iddiaları olan birisini aday yapan CHP'nin de unutulmaması gerekir. İşte bu sorunun yanıtı Kohlberg'in ahlak kuramında saklı olabilir.

KOHLBERG' E GÖRE AHLAKİ GELİŞİM:
Evre I : Otorite ve Körü Körüne İtaat eğilimi
Kurallara ve otoriteye körü körüne bağlılıktır. Birey önemli değildir, önemli olan kurallardır. EvreII: Bireysel ve Karşılıklı Çıkara Dayanan Alışveriş İlişkisi: Yani ilişkilerde ana belirleyici olan çıkarlardır. Bu evredeki kişi "ne kadar alırsam o kadar veririm" şeklinde bir düşünceye sahiptir. Kişi kurallara kendi ihtiyacını karşıladığı sürece uyar. Kişi kendi çıkarları ve ihtiyaçları neyi gerektiriyorsa o şekilde davranır. Yani ne kadar çok çıkarı varsa, o kadar çok yakınlık ve ilişki söz konusudur. Bu aşamada çıkarlar çatışırsa, kişiler birbirini ezebilir. Yani '' her koyun kendi bacağından asılır'' ya da '' gemisini yürüten kaptan'' '' bal tutan parmağını yalar'' ahlakı geçerlidir. Bu düzey ahlak gelişiminde kendi çıkarı olduğu sürece başkalarının hırsızlıklarına göz yumulabilir. 
EvreIII: Kişiler Arası Uyum: Doğru olan, iyi insan olmaktır. İyi anne, iyi baba, iyi öğrenci, iyi vatandaş, iyi insan?

EvreIV: Vicdan evresi : Doğru olan, bireyin topluma, bireylere, kurumlara katkıda bulunmasıdır. Kurallara uymanın nedeni, toplumsal sistemin-düzenin- korunmasıdır. 

 Evre V: Bireysel Haklar Aşaması :Bireysel farklılıklar önemlidir ve herkes kendi tercihini yapma hakkına sahiptir. Hiçbir şey kişinin yaşama, özgürlük gibi temel hak- özgürlüklerinden daha önemli olamaz. Yani demokrasilerdeki çoğulculuk mantığına denk gelmektedir.
Kohlberg'e göre değerlendirildiğinde; Türkiye' deki sadece zengin ya da zenginleşen insanların değil, siyasi görüş ayırt etmeksizin neredeyse tüm toplumun düşük, hatta gelenek öncesi ahlak seviyelerine sahip olduklarını söylenebilir. Barbar ahlak yapısına sahip insan için en önemli iki özellik itaat ve çıkarlarıdır. İtaat kültürü en basit ahlaktır. Karşılıklı çıkara dayalı ahlak düzeyinde ise, nispeten bireysellik artsa da, hala barbar kurallar geçerlidir. İnsanlar adeta birbirilerinin etlerini çiğ çiğ yerler.

Bu seçimde vicdanı olan bir insan AKP'nin bu kadar çok yolsuzluk iddialarına duyarsız kalabilir miydi ya da CHP seçmeni için düşünürsek, Sn. Mustafa Sarıgül gibi hakkında yolsuzluk iddiaları olan birisine oy verebilir miydi? Başka bir örnekle şike davasında Avrupa'da ceza almış Fenerbahçe'nin şampiyonluğunun onaylanmasını düşünürsek, bu durum ne kadar ahlakidir? Nasıl ki siyasette kutuplaşmaları malum şahıslar yapmaktaysa, Sn. Aziz Yıldırım da FUTBOL dünyasında aynı işi yapmaktadır. FUTBOL seyircisini kutuplaştırarak kendi varlığını sürdürmektedir. Her siyasi görüş kendisinden olanı normalleştirme eğiliminde iken, karşı tarafı düşmanca kötülemektedir. Aslında sorun, topyekün kokuşmaya doğru gidiyor olduğumuzu göremememiz olabilir. 

             TİRANA DÖNÜŞME KONUSU?

Bilindiği gibi, Sn. Recep Tayyip Erdoğan için Tiran ifadesini kullananlar mevcuttur. Peki onun karşısında ki kişiler değerlendirildiğinde? Örneğin Sn. Mustafa Sarıgül? CHP'li yöneticiler onun hakkında ki yolsuzluk klasörlerini medya önünde sergilemiştir. Son dönemde Sn. Mustafa Sarıgül ile Sn. Hayri İnönü arasında basına yansıyanlar ve İnönü ailesinin suç duyuruları çok düşündürücüdür. Bunlar dikkate alındığında Şişli bölgesinde Sn. Mustafa Sarıgül'ün tiranlığı söz konusu olabilir.  Ayrıca Hayri İnönü'nün seçim sonrası belediye başkanlığını Sn. Emir Sarıgül'e bırakacağı şeklinde ki iddialar basına yansımıştır (Yani Sn. Recep Tayyip Erdoğan'ın oğlu Sn. Bilal Erdoğan'a ''şehzade'' benzetmesi, Sn. Emir Sarıgül için de geçerli olduğu söylenebilir).

Ayrıca Fenerbahçe spor kulüplerinde ki durum değerlendirildiğinde ise, Sn. Aziz Yıldırım'ın bir bakıma tiranlığından bahsedilebilir.  Ayrıca Türkiye' de Siyasi Partiler Yasası demokratik olmadığından, birçok partinin örgütlenmesi tiranlığı kolaylaştırmaktadır. Örneğin MHP, hatta CHP içerisindeki yapılanma da uzun yıllar bir tiranlığa benzetilebilir. Türkiye'de bir başka tiranlık ise, Barış Demokrasi Partisi'nin etkili olduğu Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde de söz konusudur. Orada yaşayan kişilerin, bir kepenk kapatma vb. eylemine katılmaması mümkün değildir.  PKK ve BDP'lilerin güç gösterilerinin hedefi haline gelmeleri çok kolaydır. O bölgelerde de bir Kürt tiranlığından bahsedilebilir.  

Peki Tiranlık nasıl gelişir? Makyavelli 500 yıl önce,  bir Tiran'ın nasıl doğabileceğini ifade etmiştir:

'' Ona göre halk sadece özgürlüğünü korumak ister. Soyluların ve zenginlerin başlıca amacı ise ellerindeki gücü arttırmaktır. Üzerinde daha fazla otorite kurmak isteyen soylulara ve zenginlere karşı halk, nefret ettiği kişilere saldırması için tüm yetkiyi tek bir kişiye vermeyi tercih eder. Demek ki tiranlık halkın güçlü kesimler karşısında duyduğu korkunun ve nefretin bir ifadesidir (Machiavelli, 2009). Tabii bu çözümleme tersten okunduğunda halkın tiranı desteklemesinden onu fazlasıyla baskı altına alan ve sömüren soylular ve zenginler sorumludur; bir aşırılık bir başka aşırılığa yol açmıştır ( Öztürk, A. 2013).

İşte bu nedenle Türk demokrasisinde ''Recep Tayyip Erdoğan bir neden değildir, bir sonuçtur.'' denilebilir. Çünkü Sn. Recep Tayyip Erdoğan öncesi ülkemizdeki ekonomik istikrarsızlık, zenginlerin ve TÜSİAD gibi zengin kulüplerinin aç gözlülüğü, 1990-2000 yılları arasında tıkanan ve bir birbirini aklayan siyasi partilerin varlığı, 28 Şubat gibi otokratik özellikler taşıyan siyasete asker müdahalesi gibi nedenler mevcuttu. Bu nedenler halkın yetkiyi tek bir kişiye vermesinde ve bunun devam etmesini istemesinde etkili olmuş olabilir.    

O dönemde kurulan hükümetler üzerinde patron medyaları, askeri otorite ve zenginler kulübü (TÜSİAD) mevcuttu. Sn. Recep Tayyip Erdoğan, dönemin bu baskın güçleri ile mücadele etmiş ve zaman içerisinde üstün gelmiştir.  Hatta patron medyaları, sabahtan akşama istenilen yayınları yapabilecek, istenilen yazarları çalıştırabilecek bir seviyeye düşmüşlerdir. Güç ile bir yere gelenler, daha güçlü gelince o yerden düşerler. Bu mücadelenin süreci ve acımasızlığı dikkate alındığında; Sn. Recep Tayyip Erdoğan'ın Makyavelli'nin Prensi' nin izlediği yolu izlemek zorunda kaldığı söylenebilir.  Çünkü TÜSİAD, patron medyaları ve 28 Şubat'çı asker baskınlığın olduğu ortamda, ne yazık ki başka bir şansı yoktu denilebilir. Machiavelli haklıydı. İyi olan prensin (!), bu kadar kötü arasında yaşama şansı yoktu.  Ama bu dönemi (2010-2015 arasını) değerlendirdiğimizde; iyi olan prensin, bu dönemde ne kadar hayatta kalma şansı vardır? Bu dönem de objektif değerlendirildiğinde; 28 Şubat döneminin güçlüleri ile, bu dönemin güçlülerinin benzer otokrat özellikler gösterdiği söylenebilir.    

Ayrıca Sn. Recep Tayyip Erdoğan, halkın desteği ile iktidara gelmiş olan ve oy artırmış olan bir kişidir. Bu oy artımında Sn. Recep Tayyip Erdoğan'ın halk ile kurduğu paternalistik ilişkinin önemi ise çok büyüktür. Paternalistik ilişki kollektivist toplumlarda daha fazla görülen, bireysellliğin yüksek olduğu Batı toplumlarında pek görülmeyen bir ilişki türüdür. Paternalistik lider yanında çalışanlarına gerek iş hayatında, gerekse özel yaşamında destek olur (bir bakıma hamilik, yardımsever liderlik söz konusudur). Paternalist liderlik ataterkil yapıdan köken alır ve yönetim stratejisinin bir parçasıdır. Lidere karşı duyulan korku ve sevgi ikilemi vardır. Paternalizmde üste bağımlılık ve boyun eğme gönüllüdür. Lidere sadakat ve koşulsuz itaat üzerine inşa edilmiştir (Köksal, 2011).

Bu paternalistik özellikler değerlendirildiğinde; ülkemizde 10 milyona yakın aile Sn. Recep Tayyip Erdoğan sonrası devletten ciddi yardımlar almışlardır. Ayrıca ilk kez bir hükümet köylerde ve varoşlarda unutulmuş insanların sağlık, sosyal güvenlik ihtiyaçlarını karşılamış ve ciddi yardımlar yapmıştır. Son 30-40 yıl içerisinde halkın en alt tabakası ilk kez değer gördüğünü ve önemsendiğini hissetmiştir. Bu yardımların pozitif ve negatif sonuçları olsa da, bizim ülkemizdeki TÜSİAD gibi zenginler kulüplerinin yıllardır süren açgözlü ve çıkarcı siyasetleri düşünüldüğünde, bu kömür ya da yardım parası TÜSİAD zenginlerinin cebine değil, alt tabakanın sağlık, eğitim ve beslenme gibi ihtiyaçlarına gitmiştir.

Toparlarsak; Bu gün için Türkiye'de birçok sektör, dernek, parti vb. zaten mini tiranlıkla yönetilmektedir. Herkes gücü yettiği kadar tiranlığını kurmaktadır. Bu nedenle Sn. Recep Tayyip Erdoğan' ı tiranlık ile suçlayanlar, önce kendilerine bakmalıdırlar. Çünkü Sn. Recep Tayyip Erdoğan bizim aynadaki görüntümüzdür.

Ayrıca Türkiye'deki siyasi ve toplumsal zeminde, Sn. Recep Tayyip Erdoğan iktidarı bıraktığında, bir sonraki liderin de otokratlığa ilerlemesi kaçınılmaz görünmektedir. Çünkü güç ve hiyerarşi, kıyasıya acımasız iktidar mücadeleleri kaçınılmazdır. Ne yazık ki, ALFA ERKEK DEMOKRASİSİ'nde en güçlü olan ve çıkar ittifaklarını en başarılı kurabilenler ayakta kalabilmektedir. İşte bu durum, Sn. Recep Tayyip Erdoğan sonrası için Türkiye'yi bekleyen daha büyük bir tehlikedir.

Özetle; Makyavelizm + Narsism + İlişkisel ( ya da sözel) Saldırganlık triadını gösteren kişilerin başarılarının özendirildiği, baskınlığın ve gücün ön planda olduğu bir demokraside, Sn. Recep Tayyip Erdoğan bir neden değil, bir sonuçtur. HATTA SN. RECEP TAYYİP ERDOĞAN BİR KURBANDIR şeklinde bile yorumlanabilir.  

Paternalistik toplumsal yapımızın ve çıkarı ön planda tutan ahlaki özelliklerimizin, demokrasimizde görülen primat toplulukları ile benzeşen baskınlık mücadelesinin, hatta gücün üzerinde hukuk freninin olmamasının kurbanıdır denilebilir. 

Not: Bu yazıyı ülkemizdeki tüm PRENS' lere adıyorum. Çünkü onlar Makyavelizmin harika çocuklarıdırlar. Unutmasınlar ki; yarattıkları zorbalık ortamı, kendilerini yok edecek ortamdır.         
Yorum Yaz
  • UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik ve tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.
Kategorinin Diğer Haberleri