19 Ocak 2018 Cuma
Anasayfa > SİYASET > KULLANIŞLI AKADEMİSYENLER...

KULLANIŞLI AKADEMİSYENLER...

18.01.2016 14:55 12 14 16 18 yazdır
Türkiye gündemini istila eden akademisyen tartışmasını bir de Dr. Ahmet Koyuncu'nun kaleminden takip edin...
KULLANIŞLI AKADEMİSYENLER...

1128 Akademisyenin bildirisi bir düşünce ifadesidir. Bir kişinin düşünce ifade etmesi için de, akademisyen olmasına gerek yoktur. Üniversitede kullanılması gereken akademisyen unvanlarının, üniversite dışında kullanmaları ve bir bildiriye malzeme edilmesi ise etik değildir.      İkincisi ise, bildiride KULLANIŞLI AKADEMİSYENLERİN de imzalarının olmasıdır. Hatta bu kullanışlı PAPAĞAN akademisyenlerin varlığı, bildiride ki çok değerli imzaların üzerine düşmüş olan kara bir leke olduğunu söylemek yanlış olmaz.

 

KULLANIŞLI AKADEMİSYENLER? KULLANIŞLI REKTÖRLER? KULLANIŞLI YÖK? 

Bilindiği gibi geçen hafta; bazı akademisyenlerin basın bildirisi gündeme bomba gibi düştü. Barış için Akademisyenler İnisiyatifi '' Bu suça ortak olmayacağız! Em ê nebin hevparên vî sûcî!'' bildiriyi kaleme aldı ve 1128 akademisyen de imzaladı. Bu akademisyenler arasında yaptığı çalışmalarla dünyada adını duyurmuş, oldukça saygın isimler olduğu gibi, gerek bazı siyasi partilerce, gerekse bazı uluslararası kuruluşlar ile adı çıkmış olan kullanışlı akademisyenler de mevcuttu. Bu bildiri sonrasında Cumhurbaşkanı o akademisyenleri hemen kınadı ve müsvedde ilan etti. Her dönemin sopası YÖK, hemen devreye girdi ve o akademisyenler için soruşturma başlattı. Ardından tehditler, linç kampanyaları başladı. 

Aslında bu konuya geniş bir çerçeveden bakmaya gerek yok. Sonuçta yapılmış olan bir düşünce ifadesidir. Zaten yayınlanan bildirinin bir bilimsel içerikten çok, DÜŞÜNCE İFADESİ ile ilgili olduğu konusunda hemfikir olunması gerektiği düşüncesindeyim. Düşünce ifade etmek, her bireyin özgürlüğüdür. Bir kişinin düşünce ifade etmesi için de, akademisyen olmasına gerek yoktur. Başka bir ifade ile akademisyenlik ve unvanlar üniversitenin kapısında bırakılır. Üniversitede kullanılması gereken, akademisyen unvanlarının, bir bildiriye malzeme edilmesi ise etik değildir.    Bu konuda önemli bir dersi H. C. Çelik (2003) bir yazısında anlatmıştır:

''Columbia Üniversitesi'nden dünyaca ünlü dilbilimci Prof. Edward Said'in bundan bir kaç yıl önce Radikal gazetesinde bir fotoğrafı yayınlanmıştı. Bu fotoğrafta, Filistin'de militanlarla beraber Edward Said'in İsrail tanklarını taşlarken ki görüntüsü yer alıyordu. Bu görüntü üzerine ABD'nin yetkili makamları Columbia Üniversitesi'nin ilgili hocası hakkında soruşturma başlatılıp görevine son verilmesini talep etmişlerdi. Columbia Üniversitesi Rektörü'nün açıklamaları akademik özgürlüğün sınırlarını belirlemesi açısından tam bir manifesto niteliğindeydi. Rektör Flöyle diyordu: "Toplumun tüm kurumları bir baskı ve sindirme politikasıyla yüz yüze geldiğinde, akademi kavramı ve ona hayat verenler tüm toplum adına baskıyı göğüslemeli ve doğruları söylemekten çekinmemeli. Said de bunu yapmıştır, o nedenle kendisi ile ilgili herhangi bir işlem yapmamız söz konusu değildir. İşte benim üniversiter anlayışım budur" diyor ve bütün baskılara rağmen Said hakkında en ufak bir işlem yapmıyordu  (aktaran: özer, 2012). 

Bu gün ülkemizdeki akademisyenlerin devleti eleştiren bu açıklamayı yapması, bilim insanı olmanın doğası olarak görmek gereklidir. Bu insanlara düşüncelerini ifade ettikleri için sindirmeye ve deli gömleği giydirmeye çalışmak ise, son derece tehlikelidir. Peki bu akademisyenler Prof. Dr. Edward Said gibi; Filistin' lilerle beraber İsrail tanklarını taşlasaydılar, yine aynı tepki ile karşılaşırlar mıydı?

Akademisyenler düşüncelerini ifade ettiği için ya da özel ya da kamusal alanda kurdukları ilişkiler nedeniyle, üniversite tarafından cezalandırılamazlar (Bologna Deklarasyonu, 1988). Yani Üniversite ya da bir üst kurul, hiçbir akademisyeninin kişisel görüşünü ya da bu görüşün kamuoyu önünde ifade edilmesini etkilemeye ya da kontrol altına almaya teşebbüs edemez. Buna akademik özgürlük denir ve gelişmiş ülke olmakla da eşdeğerdir. Ama burada önemli bir püf nokta vardır:

Üniversite, mensuplarının birer yurttaş olarak her türlü tercihine saygı gösterir. Diğer taraftan doğal olarak üniversite öğretim üyelerine akademik özgürlük hakkı, aşağıdaki yükümlülükleri de beraberinde getirir:  Üniversiteye olan sorumlulukları, bireysel haklardan ayrı tutmak ve kamuoyu önünde ifade edilen görüşlerin, üniversiteyi hiçbir şekilde bağlayıcı olmamasını ve temsil etmemesini sağlamaktır (Ortaş, 2004). Yani akademisyenler bu tür aktivitelerde akademisyen unvanlarını karıştıramazlar. Nasıl ki Prof. Dr. Edward Said, üniversite dışında ki mücadelesini Prof. olarak değil, Edward Said olarak vermişse, bizim akademisyenlerimiz de o bildirinin altına Prof. ve Doç. unvanları olmadan imzalarını atmalıydılar. Prof. Dr. Baskın Oran, Prof. Dr. Ahmet İnsel olarak değil, Sn. Baskın Oran ya da Sn. Ahmet İnsel olarak imzalarını atmalıydılar.   

İşte bu noktada karşımıza, dünya üniversitelerinde olmayan bir UCUBE özellik çıkmaktadır. Dünyada Prof. ve Doçent unvanları sadece üniversite ve eğitim kurumlarında geçerlidir. Kurumun kapısından çıktığın anda o titri kullanamazsın. Ama Türkiye' de ise Prof. ve Doçent unvanlarını YÖK vermektedir. Bu unvanı alan akademisyenler ise bir apolet gibi ömür boyu bu unvanı taşımaktadırlar. Bu unvanlarla muayenehane açmaktalar, ticaret yapmaktalar, televizyonlara çıkmaktalar, hatta siyaset yapmaktalar? Sonuç olarak bir akademisyen olarak YÖK'ün bir unvanını kullanarak bir bildiri yayınlarsa, YÖK de o insanlar üzerinde bir hak iddia eder. Eğer YÖK'ün verdiği unvanı, akademinin kapısında bırakıp bir birey olarak o bildiri imzalansa idi, konu daha etik bir nitelik kazanacaktı.    

Ayrıca KULLANIŞLI AKADEMİSYEN kavramını ise, o bildiri de imzası olan bazı akademisyenler için kullandım. Ne demek istediğimi ise açıklamak istiyorum. Bu kavramı bir BAĞIMSIZ BİLİM ADAMI olarak açıklamak istiyorum. Çünkü ben YÖK'e bağlı çalışmıyorum. En önemlisi bilim yaparken, bir 12 Eylül Darbe Anayasası kurumunun vereceği unvana (doçent, profesör) ihtiyaç duymayan bir bilim adamıyım. Şu anda SCI indexte 10 tane (1. isim olarak) makalesi yayımlanmış bir kişi olarak 'YÖK'ün vereceği doçentliğe hayır, üniversitelerin vereceği unvana evet'' diyorum. Neden YÖK' e hayır?

Çünkü YÖK antidemokratik bir kurumdur ve gücünü siyasetten alır. Bu durum Üniversiter özerklik ve bilim özgürlüğüne aykırılık teşkil etmektedir. Çünkü YÖK sayesinde, her dönemin güçlüleri akademide kendi kadrolaşmasını yapmışlardır ve yapmaya da devam etmektedirler. Örneğin 12 Eylül döneminde Kongar, web sitesinde:   

 ''Ayrıca "alanlarında başarılı" oldukları gerekçesiyle aralarında ünlü sanatçıların da bulunduğu pek çok kişi tepeden inme "Profesör" yapıldı.'' şeklinde o dönemi anlatmaktadır. Güçlü olanların yandaşları o gün, o durumdan adeta nemalanmıştı.   
28 Şubat döneminde de: Atatürkçü ve sol olarak bilinen birçok asistan, asistanlığını bitirdiğinde kadro buldu. Ardından doçent oldular. Son 7-8 yılda ise iktidara yakın her uzman, hızla doçent oldu. Korkunç bir kadro kapma yarışı ve doçentlik furyası başladı. Kurulan yeni üniversitelerde ve eğitim-araştırma hastanelerinde iktidara yakın insanlar, birkaç yıllık uzmanlıktan sonra, hatta jürisi bile ayarlanarak doçent yapıldı.

Oysa doçentlik bir ustalık belgesidir. Ustaların yanında pişersin, ehil hale gelirsin. Doçentlik diploması, ustalık belgen olur. 28 Şubat ve sonrasında bazı akademisyenler hak ettiği halde, siyasi görüşü nedeniyle doçent olamıyordu. Son 7-8 yılda ise önüne gelen doçent olmuştur. Çünkü Sn. Yusuf Ziya Özcan ve sonrasında doçentlik krıterleri hafifletilmiştir. Ne yazık ki YÖK'ün son 5-6 yıl içerisinde doçentlik diploması verdiği bilim insanlarının % 80 kadarına, ayakkabınızı bile boyatamazsınız. Bu durum bilimsel bir bakış açısı ile; her dönemin güçlülerinin sopası olarak kullanılan YÖK, felsefe olarak kendisine layık olan akademisyenleri üretir hale gelmiştir şeklinde yorumlanabilir.      

Liyakat sahibi akademisyenler kendilerini kullandırmazlar. İşte bu nedenle, siyasetçiler kendi iktidarlarını sürdürebilmek için, sorun yaratmayacak KULLANIŞLI YÖK isterler. O kuruma seçilenler bir süre sonra kendilerini seçenlere diyetlerini öderler. Kullanışlı YÖK'ün ise, KULLANIŞLI REKTÖRLER VE DEKANLARA ihtiyacı vardır. Bu rektörlerin çoğu akademisyenlerin desteği ile değil, YÖK ve üst aşamaların desteği ile rektör olunca, onlarda YÖK ve üst kurumlara sadakat borcunu öderler. Kullanışlı rektörler ise aykırı sesleri susturarak, siyasete olan diyetlerini öderler.

Bu yapılanmanın altında ise KULLANIŞLI AKADEMİSYEN TABAKASI mevcuttur. Bu kişilere PAPAĞAN AKADEMİSYEN demek de yanlış olmaz. Bu akademisyenler, YÖK' te üstünlük sağlamış olan siyasi görüşün verdiği kadrolarla akademide yerlerini alırlar. Unvanlarını aldıktan sonra ilk işleri medyada ve siyasette o görüşe üstünlük kazandırma mücadelesine girerler.

Bu tür kullanışlı akademisyenler bilimin, doğrunun ve evrensel olanın peşinde değil, kendi siyasi görüşünün argümanlarını savunarak diyetlerini ödeme derdindedirler. Bu tür akademisyenlerle yazılı ve görsel medyada çok sık olarak karşılaşabilirsiniz. Örneğin KCK'nın ve PKK'nın argümanlarını evrensel gerçekmiş gibi ya da herhangi bir siyasi görüşün mesajlarını, papağan gibi aynı cümleleri 10 farklı televizyonlarda ederek savunurlar. Bu Papağan Akademisyenlerin en önemli özelliği ise, unvanlarını ve kalemlerini bir siyasi görüşe ya da uluslararası bazı kuruluşlara satmış olmasıdır. Papağan Akademisyenlerde bilim adamlarının en önemli özelliği olan tarafsızlık ilkesini ise bulamazsınız. Bu kişiler rüzgara göre yön değiştiren, gerçek bir nabza şerbet uzmanlarıdır. İşte bu nedenle, bildirinin 2. zayıf noktası, tarafsızlığını yitirmiş ve kalemlerini satmış olan KULLANIŞLI PAPAĞAN AKADEMİSYENLERİN varlığıdır.       

Oysa bir bilim adamı ve akademisyenin en önemli özelliği ise, tarafsızlık ve dürüstlük olmalıdır. Ne yazık ki ülkemiz; bu tarafsızlık ve dürüstlük ilkesinin alenen çiğnendiği, bilim adamlarının ve akademisyenlerin bilime, gerçeğe ve evrenselliğe aykırı davranışları alenen sergilediği bir ülke haline gelmiştir (siyasi görüş ayırt etmeksizin bu durumun geçerli olduğu söylenebilir). Son 10 yıldır ülkemizde, özellikle TRT ve patron medya haber kanallarında birçok akademisyenin belirli konularda utanç verici tartışmalarına şahit oldum. Ne yazık ki, kanallarda konuşanların önemli bir kısmı partilerin sözcüleri gibiydiler. Tarafsızlığın ve doğrunun yanında olması gereken bilim adamları, ne yazık ki bir siyasi anlayışın şarlatanlığının peşindeydiler. Bilim ve evrensel doğrularının değil, kendi siyasi görüşlerinin arkalarında idiler.

Oysa ki, bilim gerçeği söylemektir. İktidarlar ve muktedirlerse genellikle gerçeği sevmezler. O nedenle bilim adamı bir yanıyla aydındır ve aydın da susan değil konuşan insandır. Düşünceleri ve inançları olan insandır. Bu düşüncelerinin gerçekleşmesi için asgari düzeyde de olsa çaba sarf eden kişidir, düşünceleri ve inançları için mücadele eden insandır (Özer, 2012). Ortaş diğer bir makalesinde ise (2004); Batıda kurulan bütün üniversitelerde kilisenin ve devletin kendi varlıklarını haklı çıkarma taleplerinden arınmak için, özerkliği birinci koşul olarak ortaya koyduğunu ifade etmektedir. Aydınlanmış bilinç dünya sorunlarına eleştirel bakmayı başaran bilinçtir. Aydınlanmış bilinci hiç kimsenin, ideolojilerin kilisenin, kralın etkisine girmez. Ancak kilise ve krallar yer yüzeyini yönetme gücünü tanrı tarafından kendilerine verildiğini iddia ederek, başka bir gücün oluşmasını kabullenmemişler ve her seferinde bilgiyi kontrollerinde tutmayı istemişlerdir.

Bu nedenle 1809 yılında kurulan Berlin üniversitesinin çatısını ve bilimsel anlayışını belirleyen Humboldt üniversitenin hedefini:

1. Öğretinin felsefe yolu ile sağlanması

2. Temel bilimlerin derinlemesine işlenmesi

3. Araştırma ve öğretim birliğinin sağlanması

4. Devlet ve kiliseye karşı olmak, olarak belirlemiştir ( Ortaş, 2004).

İşte yukarıdaki ilkeleri 150 yıl önce savunan ülkelerin üniversiteleri ile bu günün Türkiye'si karşılaştırıldığında daha acı bir gerçek ortaya çıkmaktadır. YÖK'ün üniversiter anlayışının Batı'nın 150 yıl gerisinde kaldığı gerçeğidir. Amerika ise 1920 ve 1930'lardan itibaren bu sıkıntılı dönemi yaşamış ve aklıselim ile aşmıştır. Aşağıdaki örnekler çok tipiktir.   

Amerikan Yüksek Mahkemesi, Marksist gazeteci Sweezy hakkındaki kararı çerçevesinde Yargıç Warren şunları söylemiştir: " Kolejlerimizde ve üniversitelerimizde entelektüel liderlerimize deli gömleği giydirmeye çalışmak, Ulusumuzun geleceğini tehlikeye atar... Şüphe ve güvensizlik atmosferinde bilim yeşeremez. Öğretenler ve öğrenciler araştırmada, çalışmada ve değerlendirmede, yeni olgunluk ve anlayışa ulaşmada daima özgür kalmalıdırlar; aksi halde uygarlığımız atıl kalır ve ölür" ( Aktaran: Özipek, 2008).

Başyargıç Warren başka bir sözünde şunları söylemiştir: "Genel görüşe ya da egemen adetlere aykırı olan fikirler mahkûm edilmemelidir. Bu tür seslerin yokluğu, toplumumuzda ciddi bir hastalığın belirtisi olabilir." (Aktaran: Özipek,2008)

Sonuç olarak, akademisyenlerin yayınladığı bildirinin normal düşünce ifadesi olarak değerlendirilmesi yeterlidir. Keşke sadece devleti değil, HDP'yi de eleştirselerdi. Çünkü Hayali İhracat rekortmenleriyle ve feodal aşiretlerle yapılanmalarını, özellikle Doğu'nun en önemli kaçakçı aşiretlerinin bir sol görüşlü partide olmasını ve KCK ve PKK' yı arka bahçe olarak kullanmalarının sakıncalarını anlatmanın çok önemli olduğu düşüncesindeyim. HDP'ye yapılacak olan ciddi ve tarafsız eleştiriler, Kürt siyasetinde iç görü artırıcı ve yol gösterici olabilir.

Bu bildirinin iki zayıf tarafı ise; birincisi imza atan kişilerin Akademik unvanlarını üniversite dışında kullanmaları. Ki, bu durum etik değildir. İkincisi ise, KULLANIŞLI AKADEMİSYENLERİN varlığıdır. Hatta bu kullanışlı PAPAĞAN akademisyenlerin, bildiride ki çok değerli imzaların üzerine düşmüş olan kara bir leke olduğunu söylemek yanlış olmaz.

KAYNAKÇA:

Alada, A. B. (2003). T Ürkiye'de Ü niversite Ü zerine: Tartışmalar, Arayışlar.Eğitim Bilim Toplum1(4), 24-33.

Balyer, A. (2011). Academic freedom: perceptions of academics in Turkey. Eğitim ve Bilim, 36(162), 138-148.

Çelik, H. C.(2003). Özgür Üniversite Sorular?. Radikal Gazetesi, 8 A¤ustos 2003.

de Waal FBM, Bonobo ve Ateist, Metis Bilim yaınları, 2013.

GEDİKOĞLU, T. (2013). Yükseköğretimde akademik özgürlük. Yükseköğretim ve Bilim Dergisi3(3), 179-183.

http://www.kongar.org/aydinlanma/2004/407_Unutulan_Gercekler_III_YOK_Neler_Yapti.php

Ortaş, İ. (2004). Üniversite özerkliği nedir. Üniversite ve Toplum4(1), 1-7.

Önder, ?. (2002). Üniversiteler ve YÖK. Cumhuriyet Gazetesi, 08.01.2002.

Özer, A. (2012). Türkiye Üniversite Sistemine Genel Bir Bakış, Yaşanan Sorunlar ve Çözüm için Bir Model Önerisi. Yükseköğretim Dergisi2(2), 61-72.





Yorum Yaz
  • UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik ve tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.
Kategorinin Diğer Haberleri